Proje Koordinatörü - Köşe Yazarı

Ay: Ağustos 2018

Dili Kullanamamak !..

Her yurt dışına çıktığımda dillerin farklı olmasından dolayı iletişim güçlüğü çektiğimde, acaba hangi deneyimleri kaçırdığımı hangi fırsatların beni teğet geçtiğini düşünürüm. Her insan derya dolusu bilgi ve deneyime sahip bunları ortak dilimiz olmadığı için kaçırıyor olmak açıkçası büyük bir sorun olarak görmekteyim. O nedenle, dil bilme gerçekten çok önemli.  O dili konuşuyor olmakta keyifli bir beceri olmakta. Diline yabancı olduğumuz kişi belki ortak bir hobide bahsetmek isterken, belki sana önemli hayat notlar verecek ve hayatını komple değiştirme fırsatı bulacağın bir şansı dil bilmediğin için kaçıracaksın. O nedenle, dil bilmek gerçekten önemli.

Tabi bununla doğru orantıda başka bir önemli bir konu daha var. Aynı dili konuşuyor olmamıza rağmen anlaşamıyor, birbirimizi dinlemiyor, menfaatlerimiz doğrultusunda sözcük avcılığı yapıyor ve hatta bu ortak dili birbirimizi kırmak ve yıkmak için kullanıyor olmak.

Hatırlıyorum da az bir zaman önce insanlar konuşurken birbirlerini en azından dinliyor ve kendilerini ilgilendirmeyen bir mevzu olsa bile olsa hafif bir tebessüm ediyordu.. Çok uzun yıllar önce değil, az bir zaman önce. Şimdi günümüze geldiğimizde iletişim kurmaktan kaçan bir toplum olduk çıktık. bizden bu durum neler götürmüyor ki bir düşünün. İletişim kurmanın önünde birçok etken olduğunu, bizi engellediğini söyleyebiliriz. Bahaneler de uydurabiliriz ama bu durumlar bizim hayatta hayır diyebileceğimiz şeyler aynı zamanda. Arkadaşlarla iftar sonrası sohbete gidiyoruz ellerde telefon selam, nasılsın öteden gidemiyoruz. Aileler misafirliğe gelir televizyon kutularına dönük olan koltuklara oturduk mu bizi o cihazlar etkisi altına alır ve yine sıfır bir iletişim kurarak oradan ayrılırız. Tabi bu durumlar iyi bile sayılır.

Birde aynı dili kullanıp birbirimizin kırmak ötelemek için bu dili kullanıyoruz ya işte bu durum gerçekten insanlığımızı tekrar gözden geçirmemiz gerektiği anların başında yer almaktadır.

Bu günlerde siyasilerimizi görüyoruz. Parti çıkarları doğrultusunda birbirlerine hakaretler ederken, kendi gruplarını hem zan altında bırakıyor, hem kutuplaşmayı tetikliyor, hem de “insanlık mı bu”dediriyor bize.

Şöyle bir gündemi gözden geçirin, Ak Parti, CHP, MHP, HDP ‘nin söylevlerine bakın, seçim öncesi ülke birliği bütünlüğünden bahsederken, şimdi hangi söylevlerde. Dün biz aynı dili konuşmuyor muyduk ?

Düne ne oldu ? Halk partilere ortak dili konuşun demedi mi ? Yada ülke halkı biz kutuplaşmak istemiyoruz demedi mi ?

Düşünüyorum da çok çabuk olanları unutuyoruz günlük ve anlık konuşuyor ve değerlendirmelerimizi yapıp hareket ediyoruz. İşte bu bize en büyük zarar veren durum.

Bu durumu faydaya çevirmek gerekir artık. Aynı dili konuşuyoruz ve birbirimizi anlamaya çok yakın yaşantılarımız bulunmakta. Bu durumu faydaya çevirip olumlu adımlar atmamız gerekiyor. İyi arkadaşlıklar kurma, iyi iş ortaklıkları kurmak, devletin sürekliği için etkili ve iletişimi güçlü hükümet kurmak bizleri hem güçlendirecek hem de mutlu edecektir. Daha nezih ve çağdaş yaşamayı hak ettiğimiz için ortak dilin önemi burada yine karşımıza çıkıyor.

Artık durup şöyle bir düşünelim, söylediklerimizi söyleyeceklerimizi planlayalım. Birbirimize elimizi uzatıp helalleşelim. Zor olduğunu ve hatta ütopya olduğunun farkındayım ama bunu yapacak cesur kişilerinde olduğunun farkındayım. Zaten devir değişiyor yeni nesil yani bizler bu olgunluğa daha fazla sahip olduğunu görüyorum. Dönem tam olarak bizim çağımız olduğunda bugünün söz sahibi olanları tek tek utandıracağımıza da eminim.

Zaten utansınlar da. Bizleri sağlıklı bir gelecekten, çağdaş bir hayattan geri bıraktıkları için utansınlar. Dillerini tutamadıkları için bu ülkeyi sürükledikleri çıkmazlar nedeniyle kendileri her gün acılar çeksinler. Çünkü bunu gerçekten hak ediyorlar.

Dedim ya zaman bizim zamanımız olmasına az kaldı sözcükleri kullanarak birbirlerimize katkı koyarken, çevremizi daha da yaşanabilir hale getirecek bizleriz. Gördüğüm kadarıyla kirlenmemek için ellerinden geleni yapan genç nesil sayısı oldukça iyi.

Geleceği emanet edecek olan bugünün söz sahibi olanlara, emaneti aldığımızda icraatlar ve yaptıklarımızla zaten söyleyeceğiz ama bugünden söylemek gerek bir şey var “YANLIŞ YOLDASINIZ”.Tüm dostlarımızı, huzur ve hoşgörü için dilimizi kullanırken kontrolü kaçırmamasını diler saygılarımı sunarım.

 

Arkadaşlık

Arkadaşlık Nedir? Arkadaşlığın tarihsel köküne baktığımızda şöyle bir yaklaşım sergilenir. Savaşlarda insanlar arkadan gelebilecek herhangi bir tehdit ve tehlikeye karşı arkalarını sağlam bir kayaya veya dağa dayarlarmış. İşte arkalarını dayadıkları bu taşa arka taş, diyorlarmış. Arkadaşlıkta buradan ortaya çıkmıştır. Yani güvenebileceğin, arkanı rahatlıkla dönebileceğin, gözün arkada kalmayacak sağlam bir duvardır.

İnsanlar sosyal bir varlık olarak yalnız yaşayamaz. Sürekli olarak etkileşim içinde olacak birilerine ihtiyaç duyar. İşte bu noktada arkadaşlık insanlık için büyük bir sığınaktır. Arkadaşlık nedir sorusu her insanın sahip olduğu kültür, inanç ve yaşadığı duygusal atmosfere göre farklılık arz eder.

İhanete uğrayan birisi için arkadaşlık, sadakattir. Sorunlarının ağırlığı karşısında yalnız bırakılan için, paylaşımdır. Yanlışları göz ardı edilerek sürekli pohpohlanan için, yağcılıktır. Sıkıntısının anlaşılmadığına kanaat getiren için empati kurabilmektir. Aranmayan ve sorulmayan birisi için farkında olunmaktır. Bu tanımları çoğaltmamız mümkündür. Bunların hepsinde ortak nokta yanında olmasıdır. Yani arkadaş her zaman yanında olabilendir. Bununla ilgili çok güzel bir yaşam hikâyesi anlatılır;

Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü görür. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu.

— Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?

“Delirdin mi? der gibi baktı teğmen.

— Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Kendi hayatını da tehlikeye atma Asker ısrar etti. Teğmen:

 Peki… Git o zaman…

İnanılması güç bir mucize… Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu, sırtına aldı koşa koşa döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan askere döndü:

—Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bak haklı çıktım. Bu zaten ölmüş dedi teğmen.

“Değdi teğmenim” dedi asker.

-Nasıl değdi?” dedi teğmen.

– Bu adam ölmüş görmüyor musun?

– Gene de değdi komutanım. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak dünyaya bedeldi benim için. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı teğmene:

– “Geleceğini biliyordum !” demişti arkadaşı… “Geleceğini biliyordum !”

İşte arkadaşlık ölümüne sevmek ve yanında olabilmektir. İnancını yanlış çıkartmamaktır. Bunun yanı sıra arkadaş şemsiye olmalıdır. Yani kötülüklere, olumsuzluklara karşı bizi koruyan ve zararlı alışkanlıkları engelleyen bir şemsiye olmalıdır. Arkadaş, kötü ve zararlı davranışlarda, alışkanlıklarda paylaşım demek değildir. Şayet bizi pozitif düşüncelerden negatif duygulara sürüklüyorsa birisi o bizim arkadaşımız olamaz. Akrepleşmiş insanlar mutlaka zehrini akıtacaktır. O halde akrep arkadaşlardan kaçınmak gerekir. Akrep ve fare arkadaşlık insanı kötülüğe doğru sinsice sürükleyen iki kötü yoldaştır. Çünkü akrep zehirlidir, fare de sinsidir. Nasıl ki fare bir yeri kemirirken orayı uyuşturarak, farkında olmamızı engelliyorsa, fare arkadaşta bizi kötülüğe farkında olmadan yavaş yavaş sürükler.

İhanet arkadaşlık zincirini karartır, fakat vefa onu her zamankinden parlak yapar.  Arkadaşlık ihanete kör, vefaya uyanık olmaktır. Hatırlamadığınız ve hatırlanmadığınız arkadaşlıklar sadece zaman ve şartlarla sınırlı günübirlik birlikteliklerden farksızdır. Çünkü o zaman vefa ölmüş, arkadaşlık bitmiştir. Arkadaş, sadece işimiz düştüğünde aradığımız birisi olursa, pragmatist bir mantığın sahibi olduğumuzu unutmayalım. Çünkü arkadaş sadece iş görücü değildir. İş görendir ama sadece işimiz düştüğünde hatırladığımız olmamalıdır. Vefa, duygularda sadakat ve sevgide devamlılıktır. İşte arkadaşlık, duygularda sadakat, sevgide içtenlik ve bağlılıkta daim olmaktır.

Güvenmek

Güvenmek, bir kişiye inanmak ve şüphe etmemektir. Ondan emin olmak ve bunu gerektiğinde uygulamaya koymaktır. Bir insanın tanınması, düşüncelerin ve yargıların derlenip toplanmasıdır. Bir insana yanlış yapmamaktır. Aynanın bizim tarafımızdaki kısmı ve bir iyi niyet göstergesidir.
Tırmanılan ağaçta rastlanılan sağlam dal, sudan geçerken basılan sallanmayan taştır. Sevgiyle hep beraber giden ve dostluğun boynuna geçirilen bir çelenktir. Bazısı için ise bir güç, beraberinde hayatın içersin de başarılı olmak için insanın kendisiyle bir bütün olması ve var olduğuna inanmasıdır. Herkes sırtını döndüğünde sana, onun sırtını dönmeyeceğini bilebilmektir. Bir öğretmenin öğrencilerine öğrettiği konuyu yapar demesi, insanın başarılı olmasıdır. Rahatlatan bir duygu ve beklentidir.
Güvendiğin dağlara kar yağdığında karlı yollardan ılıman bir limana gitmek zorunda hissedersin kendini, oysa kar doğallığı, huzuru ve saflığı beraberinde getirir.İnsanoğlu güvenmek ister çünkü doğasında vardır. Bir insana nasıl güvenilir? Açık sözlü olmasını, ihtiyacımız olduğunda yanımızda olmasını isteriz. Karşılaştığımız güvensiz ya da güvenemediğimiz insanlar, belki de kendilerine güvenleri olmayanlardır. Nasıl güven versinler ki. Bir o kadar da zordur yeni insanlara kapılarımızı açmak. İnsanlar birbirine güvenmek ister oysa güveninin kaybedilmesinde yalan ve samimiyetsizlik bulunmaktadır. Eğer insan verdiği sözlerin arkasında durmuyorsa orda güvensizlik başlar. Unutmamalıdır ki güven insanın içinden gelir. İdeal olan da herkesin birbirine güvenmesidir.
Hayatın her alanında güvenmenin rolü vardır: Yazar kalemine, mühendis hesabına, şoför frenine, piyanist parmaklarına… Güvenmek zorundadır.
Tarihsel süreç göstermiştir ki, anamalcı sistemin yapısından kaynaklanan istikrarsızlık, eşitsizlik, daha çok kazanma hırsı ve kafa karışıklığı sorunları nedeniyle kişinin kendini tek başına güvende hissetmesi mümkün değildir.
İnsanlarımızın huzurlu bir şekilde yaşaması, yaşamlarının güvence altına alınması ile mümkündür. Türk insanı güvenmeyi hayat tarzı yapmıştır. Bu nedenle hayatın en önemli öğesi güvenmektir.
Türkiye’nin aydınlanması, Türkiye’nin bağımsız, saygın bir ülke olarak yaşamasının güvencesidir. Birey olarak bizlere güven duygusuyla ilgili olarak çok şey düşmektedir. Birey olarak güvenmeli ve inanmalıyız. Göreceksiniz ki böylelikle hayatımız daha güzel olacaktır. Daha mutlu ve mesut olacağız.

İnsan olmak ne kadar zor.

İnsan olmak ne kadar zor. Bu sabah saat 5.30 da kalkarken yine aynısını düşünüyordum ” yahu insan olmak ne kadar zor. ” Halbuki zorun daha ne kadarını görmüştüm ki. Ama biliyordum bir şeylerin bu yolda zor olduğunu. Zordu işte bildiğim. Kadın ve erkek diye ikiye ayırmak ne kadar saçmaysa, yahu insan olmak kolay iş demek de o kadar saçmaydı. İşimiz zordu. Sadece bazen işimizi yoluna koyan küçük küçük mucizeler çıkıyordu karşımıza, tabii bataklıkları geçebilirsek.

Ama mucizelere, küçük mutluluklara inanmak sabahın 5’in de, öğlenin 1’inde de, akşamın 9’unda da aynıydı. İnanmak önemliydi galiba. İnsanın biraz arkasına yaslanması ” yahu insan olmak ne kadar zor. ” dememek için önemliydi. İnsan her yeni gün, hep bir deneyim çizgisi daha ekliyor hayatına. Deneyimsiz gün geçmiyor, hiç bir günümüz boş geçmiyor aslında. Sürekli sınanıyoruz. İster bir askeri uğurlarken sınıyor bizi hayat, isterse bir huzur evinde sana bakan yüzlerce çift gözün önünde sınıyor seni, arkadaşlarının, çeşitli insanların oluşturduğu kalabalığın içinde yalnız hissettiğin zaman sınıyor, birini kaybetme korkusu taşıdığın zaman sınıyor ya da çok saçmasından Facebook başında bile sınanıyorsun. ” Hayır, bakmayacağım. Görmek istemiyorum. ” derken sınanıyorsun, kendini açıklarken sınanıyorsun aslında. Ve önemlisi hayatına şöyle baktığında fark ettiğin onlarca detaydan kafanı kaldırdığın anda sınanıyorsun galiba. Ağlarken, gülerken, bekleyip görürken ve esasında tanırken sınanıyorsun. Sınandığın için insan olmak zor. Çünkü bazen bu sınanma sınavı ağır koşullar altında yapılıyor. Bazen ağlamak zorundasın, hatta bazen de ağlamak isteyip içinde bastırmak zorundasın aslında. İnsan olmak zor evet ama sen zoru başarmak zorundasın işte.

Bunu neden yazdım? Bilmiyorum. Bunu yazmış olmamın içinde bir cevabı yok. Bu bir mutsuzluk veya mutluluğa dair bir yazı da değil. Bu yazı kategorileşemeyecek kadar bilmediğim bir yazı. Belki de yine bir iç konuşma. Farkında değilim. Sadece iki haftadır, oturduğum yerden bakıyorum hatta bazen aralarına karışıyorum ve fark ediyorum insanlar sınanıyor, biz sınanıyoruz. Çok ufak, gözümüzü kapattığımız detaylarda bile sınandığımızı fark ettim ve dedim ” insan olmak zor işte ” . Galiba sadece bunun için yazdım.

Sınanmak iyi mi kötümü bilemiyorum. İnsanlar niçin sınansın ki. İnsanı sınamanın ne gereği var ki. Evet insanlar sınanmamalıdır. Tabi ki karşısındaki kişilerde kendisini sınatacak konuma sokmamalıdır. Ben hayatta insanları ne sınamak nede başkaları beni sınasın istiyorum. Bunun yerine daha insani değerler üzerinde iletişim kurarak birbirimizi anlamak istiyorum. Bu nedenle insan olmak gerçekten çok zor. İnsanlar sadece birbirini sınıyor bunu anlamak zaten imkansız.

Kim Kazandı ve hala kazanıyor? Kim Kazanacak!…

Bizler, kısmen cahil kısmen olgunlaşmış, bazen bilgili ve bazen de iş bilmez olan gençleriz…

Ne zaman bir yerde bir şey olsa gençler hemen öne sürülür ve kalabalıklar oluşturulur, propagandalar yapılır, güç gösterileri sergilenir… bunları yaparken hep gençler ön saflarda yer alır… Burada kazandıkları tamamen deneyimdir; yediği kazıklarla birlikte…

Sonraki saflarda kimler mi yer alır? Fanatikler yer alır; oradaki kişiler körü körüne savunuculuk yapar ve mevcut bulunduğu zümreyi körü körüne savunur. Genelde neden ya da niçin sorularını kendilerine sormadan!

Fark etmezler ki her zaman en fazla kaybeden kesim onlardır.

Bir sonraki safları öyle olsun böyle olsun diyen kişiler dolduruyor! Bu kişiler, sözde devletler kurtarıyor ve sözde hep doğruları biliyorlar. Bu onlara ne kazandırıyor ben de bilmiyorum umarım kazançları vardır…

Bir sonraki safları ise ilgisiz bilgisiz kişiler: “Aman ya Bana ne?” diyen kişiler oluşturuyor. Bu kişiler her şeyden kendilerini uzakta tutmaya çalışan ve korkan kişiler. Bazen de önemini kavrayamamış kişilerden oluşuyor. Kazandıkları yorumsuz kalma ve görmezlikten gelme duygularını geliştiriyorlar…

En arka saflarında bu ülkenin en kazançlı olanları yer alıyor. Siyasetten kazanan, ekonomik yönde kazanan hiç fark etmez hep kazanan kişiler yer alıyor bu saflarda. Kim mi bunlar? MENFAATÇİLER!

MENFAATÇİLERİ her yerde, her alanda, her meslekte, her görevde görmeniz doğaldır… Bu vatandaşlar kazanmak için her şeyi yapabilirler.

Neler mi yaparlar?

Dolandırırlar, soyarlar, kandırırlar, çalarlar, bölerler…

Yani kendi çıkarları için her şeyi yapabilirler. Bugün görüldüğü gibi..

Bakıyorum sağa sola birileri federalleşmekten bahsederken birileri Kürtlük-Türklük kavgaları çıkarıyor… Birileri Dış siyasette bağımlıyız derken, birileri özgürlükler sınır tanımaz diyor… Bizleri o kadar çok bölüyorlar, dolandırıyorlar ve kandırıyorlar ki bizlerde körü körüne izliyor ve yorumsuz kalıyoruz… Şaşıyorum bu duruma.

Federal olalım diyenleri kullanan MENFAATÇİLER; o bölgelerin nimetlerinde ( halklarını sömürmek, doğal kaynaklarını çalmak, kültürlerini yozlaştırmak) asıl gözleri. Hırs gözlerini boyadığı için.

“Dış siyaset ve Özgürlükler yok!” dediren MENFAATÇİLER de birliğimize; dirliğimize yani aile kavramımızın üzerine oynuyorlar… O kadar çok oyun var ki saymakla bitmez… Örneğin “Aptal Kutu”ları ( Televizyon ) her gün yeni bir uyuşturma yöntemi ile milyonları başına kilitliyor.

Biz bunlarla uğraşırken asıl temeldeki problemimizi birçok değerimizi yitiriyoruz… Neleri mi yitiriyoruz? Bazılarını sıralayalım:

Aile kültürümüzü,

– Saygımızı,

– Güven duygumuzu,

– Yardımlaşmaları,

– Gülmeyi,

– Eğlenmeyi

– Konuşmayı,

– Üretmeyi

Yani insan olmayı unutuyoruz…

Biz insanlık değerlerimizi unuturken MENFAATÇİLERE kazandırmaya devam ediyoruz.

Bizim birçok problemimiz var asıl uğraşmamız gereken; ama bir şekilde MENFAATÇİLER bize bunları unutturuyor neleri mi unutturuyor? Biraz onlardan bahsedelim..

– Eğitim problemleri,

– İşsizlik

– Sağlık

– Araştırma

– Toprak bilinci

Yani temelde insanların ihtiyacı olan şeyleri unutturuyorlar…

MENFAATÇİLER ne yapar bilmem ama artık gözümüzü açmak gerekiyor

Ve “ARTIK DUR!” demek gerekiyor. Durdurmak gerekiyor. Bu bölünmeler bu yaşananlar bizi iyi yerlere götürmüyor.

Ben ne mi istiyorum?

Çerkezlerle dost olmak isterken, Romanlarla iş yapmak istiyorum,

Kürtlerle dertleşirken, Lazlara misafir olmak istiyorum,

Alevilerle sohbet ederken, Yörüklerle yemek yemek istiyorum…

Çok şey istemiyorum sanırım…

Bu ülkenin kamburu olan bu MENFAATÇİLERİN artık görevlerini bırakmalarını istiyorum.

Kazandıklarının, böldüklerinin yettiğine inanıyorum…

AAAAA UNUTTUM!.. Bir Saf daha var; her şeyi görebilen her şeyi bilen bu toplumun aydını olan kişilerin oluşturduğu bir saf bu,

bu safları kim mi oluşturuyor ?

Çiftçi Ahmet Abi,

Boyacı Aydın

Kürt Buket

Balıkçı Samet

Laz Çağlar

Demokrat Mehmet

İmam Abdurrahman

Çağdaş Fatoş

İş kadını Nimet

Memur Çağla

Öğrenci Kağan

STK’cı Engin,

Alevi Erhan,

Sanatçı Bora, 

ve…..Elvanlar, Muratlar, Fahrettinler, Zekeriyalar, Fuldenler, İlyaslar, Doğanlar, Cüneytler, Sinemler, Yusuflar, Kerimler, Enesler, Muhammetler, Eserler, Özgünler, Fatmalar, Sametler, Metinler, Süleymanlar, Faruklar….. ve ve ve…..

Bu liste o kadar uzun ki… Artık bu vatanseverler öncelikle yaptıkları işleri en iyi şekilde yaparken bir de bu MENFAATÇİLERLE mücadele ediyor. Artık MENFAATÇİLERE bulundukları alanlardan “dur!” diyor…

Artık silkin ve kendine gel! Ve gör kendimizden vereceğimiz hiçbir şey kalmadı.

Ayağa kalk ve de ki MENFAATÇİLERE “Artık Dur!”…

“Kim mi Kazanacak?” diye soruyorsunuz… Tabiî ki Doğruluktan, dürüstlükten, çalışkanlıktan, paylaşmaktan ÖDÜN VERMEYEN BİZLER KAZANACAĞIZ…

Powered by WordPress & Theme by Anders Norén